Kimin yazdığını hatırlamadığım, muhtemelen yıllar önce okuduğum bir şey geldi geçenlerde aklıma. Kibirli insanı tanımlıyordu yazar. Ona göre, kibirli insanlar yapamadıkları şeyleri sıradan, yapabildiklerini ise ender insanların becereceği türden işler olarak görüyorlardı. Örneğin, herkesin kolaylıkla öğrenebileceği ütü yapmayı becerememek adeta bu insanların kendilerine bir övgü şekline dönüşebiliyordu. Bunun yanı sıra çok ender sayıda insanın yaptığı, okyanusu kendi başına geçmek ya da Wagner’in operalarının hepsini ezbere bilmek ya da kuantum teorileri hakkında bilgi sahibi olmak, onları sürü insandan ayıran özellik olarak övünç kaynağı olabiliyordu. Bilgi ve zekâsına çok saygı duyulan insanlara bakışımız da etkilenir benzer bir düşünceden. Örneğin ünlü bilimadamı Albert Einstein’ın, herhangi bir ilkokul mezunun akıl edeceği problemi çözememiş olması, insanları çok güldürür. Einstein’ın beceremeyeceği düşünülmez, burada düşünülen öylesine yüksek bir düşünce seviyesinde, ufak ve sıradan sorunların anlamsız kalışıdır. Elbette insanlar genelde yapabildikleri ile övünürler ve diğer insanların gözünde yapabildikleri ile değer kazanırlar. Fakat söylemek istediğim bazı türden yapamama, becerememe vardır ki, onlar insanın değerini azaltacağına çoğaltıcı etkisi bile olabilir. Bu sıradışı örnek dışında insanlar genelde yapabildikleri ile övünürler, yapamadıklarına üzülürler. Çoğu insan kendi varlığını yapabildikleri ile bir tutar. Aynı şekilde yaşanmış bir gün de o gün yapılanlarla değer kazanır. Şimdi, bu yapabilirlik sınırlandığında, araya fiziksel bir engel girdiğinde, o zaman madem ki varlığını yapabilirlikle bir tutuyordu insan, kendini yok mu hissedecektir? Ya da yapabilirliği sınırlı olan insan varlığını nasıl gösterecektir? Kendini nasıl var edecektir? Günlük hayatın sıradan sorunları, fiziksel engeli olan biri için çok farklı anlamlar taşır. Elbette çoğu fiziksel engelli okula gidebilir, çalışabilir, sevgilisi olur, anne ya da baba olabilir ve sosyal bir hayat sürebilir; ancak bunlar yapabilirlik bile sayılmaz engelsiz bir dünyada. Oysa tekerlekli sandalyede birisinin evden çıkması, sinemaya gitmesi, dostlarıyla buluşup yemek yemesi, toplu taşıma araçlarına binmesi, sokaklarda gezinmesi, spor yapması, vb… yapabilirlik sınırını sonuna kadar zorlayan şeylerdir. Büyük bir kısmını hiç kimsenin yardımı olmadan yapması olanaksızdır. Fakat bu imkânsız değildir; bazı teknik desteklerle, cihazlarla engelli insanlar tamamen özgür ve bağımsız hayatlar sürebilirler. Yapabilirlik konusu çok geniş, çok farklı açılardan bakılacak ve asla birkaç satırla bitirilecek bir konu değil benim için. Bugün ben özellikle benim için önemli olan birkaç konuya değinmek istiyorum. Birincisi yapabilirlik konusunda benim için ilk sırayı alan cihazların kullanımı. 1. Bir insan engelini en çok çevre ona uyarlanmadığında hissediyor. Örneğin bana adapte edilmiş mutfağımda, tezgâhlarının boyunun düşünüldüğü, mutfak raflarının uzanabileceğim yüksekliğe monte edildiği bir mutfakta ben verimli bir aşçı olarak yemek yapabiliyorum. Sözünü ettiğim düzenlemeler çoğu zaman birkaç santimle düzeltilebilecek kadar küçük detaylar ama bunlar olmadığı zaman, hareket yeteneği tamamen yok olabiliyor, tüm üretim küçük bir aksaklık yüzünden durabiliyor. Başka deyişle, yapabilirlik bu durumda çok basit bir yeniden düzenlemeyle engelli kişiyi YAPABİLİR kılıyor. Şimdi bunu mutfaktan çıkartıp, evin tamamına uyarlarsak, sonra yaşanan binanın tamamına uyarlarsak, ardından da mahallenin ve kentin / kentlerin yapısına uyarladığımızda, engellilik yerine YAPABİLİRLİK ile değiştirecektir. Evinden kendi başına çıkabileceği, adapte edilmiş arabasıyla işine gidebileceği (bunlar peşpeşe söylendiğinde kulağa bilimkurgu filminden fırlamış gibi gelse de) aslında dünyanın geleceği mutlaka bu yönde olmalıdır. Evler, binalar, iş yerleri, kamusal alanlar, parklar, toplu taşıma araçları ve aklınıza daha neler geliyorsa, bunlar engel düşünülerek ayarlandıysa engel de ortadan kalkmış olacaktır bir ölçüde. Son olarak bu konuda söylenecek bir şey belki de engelin kişide değil, engel oluşturan mekanda aranması sağlıklı bakış olacaktır. 2. Yapabilirlik konusunda aklıma gelen ikinci bir konu, yapabilirliğin var ya da yok biçiminde bir yapıya sahip olmadığı, aksine yapabilirliğin göreceli ve dereceli bir yapısı olduğu ile ilgilidir. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, bir yanda dünya 100 metre şampiyonu Hussein Bolt’u düşünün, diğer yanda da tekerlekli sandalyede, tetraplejik (ellerini de zorla kullanan) bir kişiyi, bu kişiye de İTALİK adını verelim. Şimdi sözünü ettiğimiz yapabilirlik konusunun da koşu olduğunu düşünün. Bolt yapabilirlik, İtalik ise yapamazlığı temsil ederek göstererek başladık, fakat bu iki örnek arasında zıtlık olmadığı da kesin. Arada bir yerlerde insanlığın geri kalanı duruyor belki de. Hem de bir yelpaze halinde. Hızlı koşabilenler, yavaş koşabilenler, yavaş bile koşamayanlar, sadece yürüyebilenler, zor yürüyebilenler, yürüyemeyenler… ve liste sonsuza dek uzar gider… yapabilirlik ve yapamazlık kesin iki nokta değildir, yapabilirliğin dereceleridir önemli olan. 3. Yapabilirlik konusunda aklıma gelen, sanırım diğerleri kadar önemli değil ama yine de engelli için önem taşıyan bir nokta daha var. Bu da yapabilirliğin sınırları ve hızı ile ilgili. Genelde herkesin kolaylıkla yapacağı bir şeyi engelli biri ağır yapıyorsa, zaman tanımayı öğrenmeliyiz. İşler alıştığımız hızda yürümediğinde garip tepkiler göstermemek gerekir. Burada kast ettiğim şey, yapabileceği şeyi sadece başkaları daha hızlı yaptığı için yapılmaz sayılmaması. Elbette her şeyin en hızlı şekilde yapılmasının önemli nitelik olarak görüldüğü bir çağda, bu düşünceye alışmak zor gelebilir fakat konuşma özürlü birinin sözünü bitirmesini beklemek, yürüme zorluğu olan birinin yaya olarak trafikte beklemek, bunlar çok bariz örnekler gibi görünse de, aslında değiller. Yapabilirliğin farklı ritimlerde var olabileceğini düşünmek gerekir. 4. Yapabilirlik üzerine son bir söz: bir engelli bazen yaptığı çok ufak şeyler için gereksiz yere övgü ile karşılaşır. Bazen engelli birinin yaptığı şeyler sağlıklı birinin yaptığı aynı şeyden daha değerli görülür; buna pozitif ayırımcılık bile demiyorum, bence gereksiz bir abartı olabiliyor çoğu zaman. “Sen çok güçlüsün” “Senin başardığın inanılmaz bir şey” gibi övgü dolu sözler bazen gereksiz görünebiliyor. Elbette herkes biraz iltifattan hoşlanır! Ama bu yapılan her şeyde öne çıkartılmamalıdır. Örneğin Itzak Perlman çok iyi bir kemancı olduğu için övülebilir ama hem çok iyi kemancı hem de çocuk felci geçirmiş biri olduğu için değil. Bazı örneklerde yeteneği çok sınırlı insanların diğerlerinin üstüne engelleri ile geçmeleri hoş bir ayırımcılık değildir. Bu ilk yazımda aklıma gelen bazı temel konulara değinmek istedim. Zaman içinde bunları genişletip, derinleştirmek isterim ama bu satılarla genel düşünce çizgimi anlayacağınız umuyorum. Ve merhaba diyorum tüm YAŞADIKÇA sayfalarının okurlarına.














Yazdır
Yorum Ekle
Arkadaşıma Gönder
Paylaş
Facebook
Twitter
Google
MySpace
Yahoo